şiir etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
şiir etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

20 Eylül 2010 Pazartesi

EĞER "Ne Kadar da Doğru Söylemiş Can Yücel"


O kadar da önemli değildir bırakıp gitmeler,arkalarında doldurulması
mümkün olmayan boşluklar bırakılmasaydı eğer.

Dayanılması o kadar da zor değildir, büyük ayrılıklar bile,
en güzel yerde başlatılsaydı eğer.


Utanılacak bir şey değildir ağlamak,
yürekten süzülüp geliyorsa gözyaşı eğer

Yüz kızartıcı bir suç değildir hırsızlık,
çalınan birinin kalbiyse eğer.

Korkulacak bir yanı yoktur aşkların,
insan bütün derilerden soyunabilseydi eğer.


O kadar da yürek burkmazdı alışılmış bir ses,
hiçbir zaman duyulmasaydı eğer.

Daha çabuk unuturdu belki su sızdırmayan sarılmalar,
kara sevdayla sarıp sarmalanmasalardı eğer.

Belirsizliğe yelken açardı iri ela gözler zamanla,
öylesine delice bakmasalardı eğer.

Çabuk unutulurdu ıslak bir öpücüğün yakıcı tadı belki de
kalp, göğüs kafesine o kadar yüklenmeseydi eğer.



Yerini başka şeyler alabilirdi uzun gece sohbetlerinin,
son sigara yudum yudum paylaşılmasaydı eğer.


Düşlere bile kar yağmazdı hiçbir zaman,
meydan savaşlarında korkular, aşkı ağır yaralamasaydı eğer.

Su gibi akıp geçerdi hiç geçmeyecekmiş gibi duran zaman,
beklemeye değecek olan gelecekse sonunda eğer.

Rengi bile solardı düşlerdeki saçların zamanla,
tanımsız kokuları yastıklara yapışıp kalmasaydı eğer.

O büyük, o görkemli son, ölüm bile anlamını yitirirdi,
yaşanılası her şey yaşanmış olsaydı eğer.

O kadar da çekilmez olmazdı yalnızlıklar,
son umut ışığı da sönmemiş olsaydı eğer.

Bu kadar da ısıtmazdı belki de bahar güneşleri,
her kaybedişin ardından hayat yeniden başlamasaydı eğer.


Kahvaltıdan da önce sigaraya sarılmak şart olmazdı belki de,
dev bir özlem dalgası meydan okumasaydı eğer.

Anılarda kalırdı belki de zamanla ince bel,
namussuz çay bile ince belli bardaktan verilmeseydi eğer.


Uykusuzluklar yıkıp geçmezdi, kısacık kestirmelerin ardından,
dokunulası ipek ten bir o kadar uzakta olmasaydı eğer.

Issız bir yuva bile cennete dönüşebilirdi belki de,
sıcak bir gülüşle ısıtılsaydı eğer.

Yoksul düşmezdi yıllanmış şarap tadındaki şiirler böylesine,
kulağına okunacak biri olsaydı eğer.


İnanmak mümkün olmazdı her aşkın bağrında bir ayrılık gizlendiğine belki de,
kartvizitinde 'onca ayrılığın birinci dereceden failidir' denmeseydi eğer.

Gerçekten boynunu bükmezdi papatyalar,
ihanetinden onlar da payını almasaydı eğer.


Issızlığa teslim olmazdı sahiller,
Kendi belirsiz sahillerinde amaçsız gezintilerle avunmaya kalkmamış olsaydın eğer.

Sen gittikten sonra yalnız kalacağım.
Yalnız kalmaktan korkmuyorum da,
ya canım ellerini tutmak isterse...


Evet Sevgili,
Kim özlerdi avuç içlerinin ter kokusunu,
kim uzanmak isterdi ince parmaklarına,
mazilerinde görkemli bir yaşanmışlığa tanıklık etmiş olmasalardı eğer!!



"CAN YÜCEL"

14 Eylül 2010 Salı

Bir Gün Dünyayı HALKLA İLİŞKİLER Yönetecek...



“Hüznün ve mutsuzluğun bahanesini bulmak çok kolaydı; Şansızlık! Ben bu kötümserliği insan ilişkileri ile gidermeye çalıştım. İnsanlarla iyi ilişki kurmak, pek çok sorunun ilacı gibi geldi bana. En etkili ilaç, ilişki kurduğunuz yakın ya da uzak çevrenizdeki insanların size güvenmesidir. Bir yandan bu güveni zedelememeye, bir yandan da güvenin iki yönlü olmasına çalıştım. Arada sırada yaşadığım düş kırıklıklarına rahmen insanlara güvenmeye devam ettim. Yaşam çizgimi insanları önemseyerek çizdim.”

Alaeddin Asna hayatını ve yaşama bakış felsefesini “İletişim Bir Hayattır” kitabında Deniz Gökçe İnceoğlu’na anlatıyor.  İletişimin güven unsuruna dayandığını ve onun tek taraflı değil, iletişimin oluşabilmesinin temelinde yatan “iki taraflı” öğenin içinde olmasıyla gerçekleşebileceğini vurguluyor.

Halkla ilişkiler sektörü ve Türkiye tarihine baktığımız da Asna’nın önemi büyüktür. Halkla ilişkileri Türkiye’ye getiren, onun öneminin anlaşılmasını sağlayan kişidir.

Halkla Münasebetler olarak bilinen Halkla ilişkiler çalışmalarına ilk olarak Koç’ta başlayan Asna 7 yıl kadar oradaki görevini sürdürmüş, Koç’tan sonra ilk halkla ilişkiler firması olan A&B İletişimi kurmuştur. İsmini ne için “A&B” koyduğunu da başlangıcını oluşturduğu bu sektör için en uygun ismin, alfabenin başlangıç harflerinin olabileceğinden gelen düşüncesidir.

Sektöre ilişkin getirdiği yorumlar arasında da;  gelecekte birçok yöneticinin, yurtdışında da olduğu gibi ülkemizde de halkla ilişkilercilerden olacağıdır. Ülkemizde de tartışma dendiğinde kavga olarak algılanmasının yanlış olduğunu vurgulayan Asna, En iyi fikirlerin tartışma sonunda çıktığını belirtiyor. Şiiri seven ve radyoda şiir programları yapmış olan Asna, Namık Kemal’in “Gerçekler Kavgalardan Çıkar” şiirini örnek veriyor.





Açın gençlerin önünü… : ) Yolları  uzun zaten!





Halkla ilişkilerin bir genç mesleği olduğunu ve 50-60 yaşlarında yapılacak bir iş olmadığını belirten Asna, bunun sebebini de enerjiye bağlıyor. “Bu bir enerji sorunudur, enerjiyi buldum zannedersiniz, bulamazsınız ve geride kalırsınız.” Diyor.
Yaşamında enerjiyi hiç eskitmeyen, kısa zaman içinde birçok işle meşgul olan Asna, yaşı geldiğinde A&B İletişim’ide arkadan yetişen bir yapıya bırakmıştır. Eskiden devlet planlamada çalışırken planladığı gibi özel sektörden değil devletten emekli olmuştur. Sadece planlama teşkilatı yerine üniversite hocalığından geçerek.
Kitabı zevkle okuduğum gibi kendimle ortak yönler bulmaya da çalıştım. Hani olur ya her kitapta okurken asıl kahraman hayalinizde siz oluverirsiniz. Onun gibi bir şey işte.  Asna’nın en çokta şu yönünü benzettim kendime; “Bir yandan çok çalışkanımdır. Bir iş varsa onu aksatmam, bitiririm ama bir yanda da tembelliğe bayılırım”
Tembelliğe bayılırım. (aynen : ) Tabi iş yoksa.
Bu kadar bahsetme yeter sanırım, size de okumak için yer kalsın canım. Şimdiden keyifli okumalar ve bilgilenmeler. İhtiyaç duyanlar için bazı kitaplarını da metnin sonunda yazıyorum.

Kendi yazdığı “GEMİCİ” şiirinden birkaç mısra;

O mutsuz bir gemicidir

Yanlış bir okyanusa yelken açmıştır

Uzanır halatların dibine arada bir

Güçsüz yumruklarıyla gözlerini siler

Nedenini bilemez.



-          “Halkla İlişkiler” Türkiye ve Ortadoğu Amme İdaresi Enstitüsü Yayını-1969
-          “Sandaldaki Adam”- şiir- 1974
-          “Halkla İlişkiler Sanatı”-İktisadi ve Ticari İlimler Akademisi Nihat Sayar Vakfı-1979
-          “Public Relations” – Osmanlı Matbaası -1983
-          “PR-Dünden Bugüne Bir Sanat ve Meslek Öyküsü” Sabah yayınları- 1997
-          “Önce İletişim Vardı” –Derin Yayınları- 2000
-          “Bir Pr’cının Meslek Anıları” Media Cat Yayınları-2004      

20 Ağustos 2010 Cuma

Benimse her şeyim hala bir kibrit çakımında… Murathan Mungan


Ne zaman karşılaşsak seninle, 
Eskilerden konuşmak istiyorsun, 
Oysa bambaşka hayatlar seçtik bunu biliyorsun 
Dünyayla değiş tokuş ettiğimiz şeyler aynı değil 
Kazandıklarımızla kaybettiklerimiz benzemiyor birbirine 
Ne kadar konuşsak boş, 
Şimdisi aynı olmayanlar geçmişi aynı hatırlamaz ki... 
Niye anlamıyorsun ? 
Geçtiğimiz yollarda 
Aynı hesabı ödememişiz hayata 
Bizi birleştiren hiçbir şey yok 


Bir zamanlar var sandığımız 
Yanıltıcı Ortaklıktan başka...
Belki yalnızca yüzler tanıdık birbirine 
Bunca zaman sonra 
Ölçülü bir Selamlaşma 
Yetiyor bana, 


Sen niye daha fazlasını istiyorsun? 
Dön bak ardımızda kalan yıllara
Senin kaybedecek şeyin çok, 
Benimse her şeyim hala bir kibrit 
çakımında… 


"Murathan Mungan"

30 Haziran 2010 Çarşamba

TUTKUM, TUTKUN, TUTKU, TUTKUMUZ, TUTKUNUZ, TUTKULAR.... (istediğiniz çoğunluktan tutku seçebilirsiniz!)




















Bir şeyi …

Tutkuyla, bedeninin her noktasında hissederek sevmek!
Ona kalbinin ulaşılmaz derinliklerinde yer vermek.
Hatta o yeri bazen kendine bile saklayıp,
Sadece ona göstermek…
Onun için,
Sadece ona özel olarak,  
Ruhunun kapılarını sonuna kadar sunmak.
Onun tutkusu öyle.
Öyle mi olmalı tutku?
Sence tutku ne?
O, çok mu yanlış bir şeye bağlı?
O neye bağlı?
Onun tutkusu ne?
Yaşam mı?
Aşk mı?
Peki senin tutkun ne?
Yok mu…
Var mı…
Onun tutkusu!
Müzik.
Evet…
Müzik…
SADECE MÜZİK!

(Eğer, tutkun yoksa… YOKSUN!)

29 Haziran 2010 Salı

... BABAANNEME ...
















(RESİM BABAANNEME AİT DEĞİL!)

Ah o gözler…
Ne çok şey anlatır
Bazen bir gülümseme ile kısılır
Bazense hüzün ile yaşarır
Çok şey gördü değil mi o gözler?
En korkuncu olan ölümü bile gördü
Ama en güzeli olan yaşamı
Ve sana sunduğu torunu bile gördü
Onunla yaşama katılmayı bile gösterdi sana!
Yıllarca yolunu aydınlattı bir fener gibi
Şimdide karanlığa doğru gidiyor…
Gittikçe bulanıklaşıyor yol, hatıralar
Gittikçe sararıyor yapraklar
Rengi mi değişiyor her şeyin?
Yoksa 
Yaşam mı rengini kaybediyor?
Kaybolma sen
Çünkü sen
Annesin…
Babamın annesi olan annemsin…
Gözlerin hep baksın
Sevsin beni
Yüreğini göstersin bana
Hep…
Derinlerde olan o KURU KARA kız hep GÜLÜMSESİN bana…

24 Mayıs 2010 Pazartesi

YAŞADIKLARIMDAN ÖĞRENDİĞİM BİRŞEY VAR


Yaşadıklarımdan öğrendiğim bir şey var:


Yaşadın mı, yoğunluğuna yaşayacaksın bir şeyi


Sevgilin bitkin kalmalı öpülmekten


Sen bitkin düşmelisin koklamaktan bir çiçeği






İnsan saatlerce bakabilir gökyüzüne


Denize saatlerce bakabilir, bir kuşa, bir çocuğa


Yaşamak yeryüzünde, onunla karışmaktır


Kopmaz kökler salmaktır oraya






Kucakladın mı sımsıkı kucaklayacaksın arkadaşını


Kavgaya tüm kaslarınla, gövdenle, tutkunla gireceksin


Ve uzandın mı bir kez sımsıcak kumlara


Bir kum tanesi gibi, bir yaprak gibi, bir taş gibi dinleneceksin






İnsan bütün güzel müzikleri dinlemeli alabildiğine


Hem de tüm benliği seslerle, ezgilerle dolarcasına






İnsan balıklama dalmalı içine hayatın


Bir kayadan zümrüt bir denize dalarcasına






Uzak ülkeler çekmeli seni, tanımadığın insanlar


Bütün kitapları okumak, bütün hayatları tanımak arzusuyla yanmalısın


Değişmemelisin hiç bir şeyle bir bardak su içmenin mutluluğunu


Fakat ne kadar sevinç varsa yaşamak özlemiyle dolmalısın






Ve kederi de yaşamalısın, namusluca, bütün benliğinle

Çünkü acılar da, sevinçler gibi olgunlaştırır insanı

Kanın karışmalı hayatın büyük dolaşımına

Dolaşmalı damarlarında hayatın sonsuz taze kanı




Yaşadıklarımdan öğrendiğim bir şey var:

Yaşadın mı büyük yaşayacaksın, ırmaklara, göğe,bütün evrene karışırcasına

Çünkü ömür dediğimiz şey, hayata sunulmuş bir armağandır

Ve hayat, sunulmuş bir armağandır insana

Ataol BEHRAMOĞLU