Birçoğumuzun fotoğraf çekme sevdası vardır. Açıkçası bende bu sevdalılardanım, ama şans, oldu - olmadı derken ilerletme çizgisini yakalayıp gidemedik;) Siz yakalarsınız inş. diyorum ve akıllıca çekilmiş zekanızın yaratıcılık kısmından yararlanıp oluşturabileceğiniz bu fotoğrafları sizinle paylaşıyorum... Gerçekten iyi düşünülmüşler...
Beyaz Zenciler uyku tulumları, sırt çantaları ve bira kasalarıyla Çingene hayatı yaşayan dumancılar, beyazcılar, asitçilerdir...
Beyaz Zenciler şairdir, çılgındır, düş kurmayı ve küfretmeyi severler: Onları en iyi polisler tanır!.. Beyaz Zenciler, mahûm edildiğimiz rezil, yoz televizyon dizilerine benzeyen hayatlardan; eğitim, kariyer, başarı ve benzeri cüce düşüncelerden nefret ederler...
Beyaz Zenciler sevgi edebiyatı yapmazlar, severler: Bütün enerjilerini kendilerini garantiye almak için harcayanları hiçbir zaman anlayamayacağı kadar çok severler... Beyaz Zenciler gerçekten 'düzen karşıtı'dırlar, tüm ideallere ve ideolojilere karşı ihanet içindedirler. Onlar toplum dışına atılmamışlardır, orada, 'imkânsızın kıyısında öfkeli ve eğri bir hayat' yaşamayı seçmişlerdir... "
"Coca Cola bu kez bir İtalyan efsanesi olan Gianfranco Ferre'nin yarattığı şık ve eğlenceli şişe tasarımları ile karşımıza çıkıyor. Sınırlı sayıda üretilen Ferre'nin dört ayrı şişe tasarımı, gelecek hafta içerisinde Coca Cola tarafından piyasaya sürülecek."
1980 yılında Sportek çatısı altında kurulan Vicco hızla
gelişimini sürdürüyor. 02-14 yaş arası çocuk ayakkabıları üreten firma hem sevenlerinin okuyabileceği hemde çocuk, eğlence, ilginç haber... vs. sevenlerin ilgiyle takip edeceği bir yayın çıkardı. Oluşturulan sayısı sizlerle paylaşıyorum. Keyifli okumalar.
İnsanların
mağara duvarlarına yazdığı yazılarla başlayan çalışmalar günümüzde şekil
değiştirerek elle tutulmayan ama bir pencere yardımıyla görülebilen bir
özelliğe büründü. Artık elimize bir kalem alıp, yazmak yerine bilgisayarın
karşısına geçip tuşların sesi eşliğinde bir şeyler yazıyoruz, çiziyoruz veya
oluşturuyoruz. Kısacası iletişim çağının en önemli aracı olan bilgisayarın
nimetlerinden faydalanıyoruz.
Uzmanların
görüşüne göre de; bu dijital mecranın faydaları yadsınamayacak kadar fazla
iken, insan iletişimi, yani karşılıklı diyalog ve sosyal birlikteliğin de
giderek azalmasında en önemli etken. Yinede taşıdığı hızlılık, ulaşılabilirlik
ve alanının çok geniş olması gibi özellikler onu vazgeçilmez yapıyor.
Son
dönemlerde en çok bahsedilen dijital mecraya ilişkin konulardan biri de sosyal
medya. Peki, nedir bu sosyal medya?
Sosyal medyayı belki isim olarak ne olduğunu bilmesek
bile, yakından tanıdığımız ve içinde var olup, uyguladığımız bir sistem. Sosyal
medya, bireylerin Facebook, Twitter, Myspace gibi alanlarda profil oluşturması,
diğer kullanıcıları eklemesi ve birbirine ilişkin bağlantıları görmesine izin
veren web tabanlı bir hizmettir. Sosyal mecraları oluşturanda içindeki kişiler,
yani bizleriz.
Bu ağlara milyonlarca kişi kayıt
olmakta ve zamanının birçoğunu bu alanda geçirmektedir. Bu zaman içerisinde
paylaşılan yazılar, görseller, videolar ve birçok uygulama internetin hızlı bir
mecra olmasıyla birleşerek paylaşımı kolaylaştırmaktadır. Bu hızlılık ve mecranın
bu kadar büyük olması en çok markaların ilgisindedir. Çünkü markalar veya
kurumlar bu mecralar sayesinde tüketicilerine ulaşıp ürünleri hakkında bilgi
verebilirler. Örneğin bir ayakkabı mağazası yaptığı bir promosyon, davet veya
uygulama çalışmasını bu alanlarda duyurabilir.
Sosyal
medyada yer almak kolay fakat oradaki sayıca çok büyük olan kitleleri etkilemek
yaratıcılık işidir ve zordur. Öncelikle bu mecraları iyi tanımak ve nasıl var
olmak istediğimizi iyi kavramak gerekiyor. Öncelikle şirket olarak sosyal
medyada ne yapmak istediğimize karar vermeliyiz. Örneğin: Bir bayram kampanyası
için çocukları eğlendirmeye yönelik gerçekleştireceğimiz bir çalışmayı mı
duyurmak istiyoruz? Yoksa genel olarak, internete girildiğinde belirli
özellikler arandığında kendi ürününün çıkmasını mı? Bunların hepsi yapılan
iletişim çalışmaları ile birlikte danışman ajanslarla belirleniyor.
Sosyal
medyaya ilişkin en önemlisi, bu kavrama yabancı olmadan gerekli atılımları bir
an önce yapmak. Çünkü teknoloji ve çağ hızla değişiyor. Sizde hemen bir sosyal
ağa üye olun ve ürünlerinizi, kurumunuzu tanıtmaya başlayın. Biraz çabuk olun
ama çağ bitiyor.
O kadar da önemli değildir bırakıp gitmeler,arkalarında doldurulması mümkün olmayan boşluklar bırakılmasaydı eğer.
Dayanılması o kadar da zor değildir, büyük ayrılıklar bile, en güzel yerde başlatılsaydı eğer.
Utanılacak bir şey değildir ağlamak, yürekten süzülüp geliyorsa gözyaşı eğer
Yüz kızartıcı bir suç değildir hırsızlık, çalınan birinin kalbiyse eğer. Korkulacak bir yanı yoktur aşkların, insan bütün derilerden soyunabilseydi eğer.
O kadar da yürek burkmazdı alışılmış bir ses, hiçbir zaman duyulmasaydı eğer.
Daha çabuk unuturdu belki su sızdırmayan sarılmalar, kara sevdayla sarıp sarmalanmasalardı eğer.
Belirsizliğe yelken açardı iri ela gözler zamanla, öylesine delice bakmasalardı eğer. Çabuk unutulurdu ıslak bir öpücüğün yakıcı tadı belki de kalp, göğüs kafesine o kadar yüklenmeseydi eğer.
Yerini başka şeyler alabilirdi uzun gece sohbetlerinin, son sigara yudum yudum paylaşılmasaydı eğer.
Düşlere bile kar yağmazdı hiçbir zaman, meydan savaşlarında korkular, aşkı ağır yaralamasaydı eğer.
Su gibi akıp geçerdi hiç geçmeyecekmiş gibi duran zaman, beklemeye değecek olan gelecekse sonunda eğer. Rengi bile solardı düşlerdeki saçların zamanla, tanımsız kokuları yastıklara yapışıp kalmasaydı eğer.
O büyük, o görkemli son, ölüm bile anlamını yitirirdi, yaşanılası her şey yaşanmış olsaydı eğer. O kadar da çekilmez olmazdı yalnızlıklar, son umut ışığı da sönmemiş olsaydı eğer.
Bu kadar da ısıtmazdı belki de bahar güneşleri, her kaybedişin ardından hayat yeniden başlamasaydı eğer.
Kahvaltıdan da önce sigaraya sarılmak şart olmazdı belki de, dev bir özlem dalgası meydan okumasaydı eğer.
Anılarda kalırdı belki de zamanla ince bel, namussuz çay bile ince belli bardaktan verilmeseydi eğer.
Uykusuzluklar yıkıp geçmezdi, kısacık kestirmelerin ardından, dokunulası ipek ten bir o kadar uzakta olmasaydı eğer.
Issız bir yuva bile cennete dönüşebilirdi belki de, sıcak bir gülüşle ısıtılsaydı eğer.
İnanmak mümkün olmazdı her aşkın bağrında bir ayrılık gizlendiğine belki de, kartvizitinde 'onca ayrılığın birinci dereceden failidir' denmeseydi eğer.
Gerçekten boynunu bükmezdi papatyalar, ihanetinden onlar da payını almasaydı eğer.
Issızlığa teslim olmazdı sahiller, Kendi belirsiz sahillerinde amaçsız gezintilerle avunmaya kalkmamış olsaydın eğer.
Sen gittikten sonra yalnız kalacağım. Yalnız kalmaktan korkmuyorum da, ya canım ellerini tutmak isterse...
Evet Sevgili, Kim özlerdi avuç içlerinin ter kokusunu, kim uzanmak isterdi ince parmaklarına, mazilerinde görkemli bir yaşanmışlığa tanıklık etmiş olmasalardı eğer!!
Hayatını tekrar tekrar aynı hayatı yaşıcaymışsın gibi yaşa,
istemediğin bir durumla karşı karşıya kalmışsan ve buna boyun eğiyorsan, diğer
hayatlarında da aynı şeye boyun eğeceğini düşünerek,
sen en güzeli boyun eğme,
bu böyle gitmez;
bir şeyi çok mu istiyorsun, ama buna cesaret edemiyor musun,
diğer hayatlarında da bu şeyi çok isteyip hiç bi zaman cesaret etmediğin için
ulaşamayacaksın,
o yüzden sen en güzeli aş kendini, yap yapmak istediğini ki
sonunda en mutlu şekilde yaşayabileceğin bir kısır döngü oluşturabilmiş ol.
Bazen hayal kurduğumda kızıyorum kendime. Niye kızmayım ki? Uyandığımda at-eşek düşme derken, sarsıntılı bir depremle zınkKK diye fırlayıveriyorum. Çünkü yanı başımda duran kocamannnn bir GERÇEK var! Ama bu sıralar ona aldırmaya hiç niyetim yok… Seviyorum ben hayallerimi : ) Geçen haftalarda bir kitap okudum “LEYLA” Alexandra Cavelius’un. Kitapta Bosna ve Sırbistan arasındaki savaşta yer alan bir kızı anlatıyor. İnsanın nasıl yaşadın, nasıl dayandın denilecek şekilde, kanını donduran birçok şeyi yaşıyor. Kurtulduğunda psikologunun ona söylediği en önemli şey “- seni hayallerin yaşatmış” oluyor. Gerçektende kız, ileriki yaşamına ilişkin hep hayaller ve mutlu düşler kurarak, o anlarda az olsa huzuru yakalamaya çalışmış… HAYDİN HAYAL KURMAYA: ) (fazla abartmak-abartmamak size kalmış!)
I 've been living with a shadow overhead
i've been sleeping with a cloud above my bed
i've been lonely for so long
trapped in the past, i just can't seem to move on
i've been hiding all my hopes and dreams away
just in case i ever need em again someday
i've been setting aside time
to clear a little space in the corners of my mind
all i want to do is find a way back into love
i can't make it through without a way back into love
i've been watching but the stars refuse to shine
i've been searching but i just don't see the signs
i know that it's out there
there's got to be something for my soul somewhere
i've been looking for someone to shed some light
not just somebody just to get me throught the night
i could use some direction
and i'm open to your suggestions
all i want to do is find a way back into love
i can't make it through without a way back into love
and if i open my heart again
i guess i'm hoping you'll be there for me in the end
there are moments when i don't know if it's real
or if anybody feels the way i feel
i need inspiration
not just another negotiation
(İlhama ihtiyacım var bir başka pazarlığa değil)
all i want to do is find a way back into love
i can't make it through without a way back into love
and if i open my heart to you
i'm hoping you'll show me what to do
and if you help me to start again
you know that i'll be there for you in the end
Ev nedir? Bir çatı mı? Ya da balkonu olan, içerisinde lüks dediğimiz mobilyaların olduğu yapı mı? Siz evinizi nasıl tabir edersiniz? Evinizin badanası beyaz mı? Şampanya rengi mi? Yoksa içinizdeki çatlaklığa vurgu yapan, kırmızı mı? Ya da eviniz yok mu?
Bu soruların cevapları var mı sizde?
İlk üniversiteye geldiğimde kavramıştım evin ne demek olduğunu. Bahçesinde oturup boş boş yola bakmanın verdiği huzuru. O zaman gerçekten evimi sevdiğimi anlamıştım. Önceden niye varmamıştım bunun farkına? Çok mu kızdırmıştı beni? Yoksa çok mu boğmuştu? Ya da utandırmış mıydı?
Karşılıklı analaşmam lazım onunla, özlemimi konuşmam lazım. Görmeyeli çok oldu, o kokusunu içine çekmeyeli. Her evde var özgü bir koku, eskiden çok yakın olan bir arkadaşım derdi “sizin eviniz kokulu tuz gibi kokuyor (yani mısır baharatı), karnım acıkıyor : ) ” diye. Onun karnını acıktıran kokuda bana hatıraları getiriyor. Zamanın içinde akıp giden günleri, saatleri, saniyeleri…
Bu hafta sonu kavuşuyorum ona, uzun uzun bakıcam, sevicem onu… Bahçesinde çıplak ayakla oturucam ki, “-“ ‘ler bir yerlere kaçsın…
Hayvanları sever misiniz? Benim şimdiye kadar birçok köpeğim ve kedim oldu. Ama evin içerisinde değil bahçesinde yaşadı onlar. Gece havlayan, koruduğunu bahıra bahıra anlatan ufak ve sevimli köpeklerim.
Birde çiçekler, onları niye bu kadar seviyorum ben? Yoksa babaannem çok sevdiği için mi? Ya da hep çiçek kokan ve bahçesinde her çeşidi bulunan bir evim olduğu için mi?
Siz uyku çiçeklerini sever misiniz? Benin ufakken bir tane olmuştu. Bana özel, benim ektiğim! “Komşu annem” vermişti bana onu. Gece olmaya başlayınca oda uyumaya başlardı. Uykucu işte! Adı o zaten : ).
Bir gün gelmek isterseniz, davet ediyorum şimdiden… (Arabası olmayanlar) Kırklareli merkeze geldikten sonra, Terzidere otobüslerini buluyorsunuz. Hemen öğretmenler evinin karşısından kalkıyor. Akşam 16:00 ya kalmadan orada olun ama! Kofçaz’ı geçti mi, 1 köy daha çıkacak önünüze, tastepe, onu da geçtimi tabelasını göreceksiniz. Tamda köyün girişinde ki ilk ev işte! Orası benim evim. Ben orada olmasam eğer, babaannem ve dedeme uğrayın ve “- torununuzun misafiriyiz” deyin. Hemen kucak açacaklardır size. Beni sevdiği gibi sıcak olacaklardır. Çünkü onlarda sever, insanları benim gibi. Saflardır. Ruhunda sevgi, içlerinde mutluluk, huzur vardır. Bizim beklide, günlerce aradığımız şeylere sahiptir onlar. Birde komşum var komşu annemiz ona da gidin, hemen yolun karşısında. Size de isterseniz verecektir, uyku çiçeklerinden. Seviyorsanız çiçekleri!
Ben gidiyorum, gelmek ister misiniz? Ya da söyleyince eviniz mi canlandı? O zaman benim gibi yapın. Vakit uyuyorsa hemen bilet alın ve vınnnnnn…. Ama teklifim her zaman geçerli! Unutmayın.
Bu soru reklamcıların kendilerine ve çevrelerine en çok sorduğu sorulardan biridir. Çünkü soru “aşağı tükürsen sakal, yukarı tükürsen bıyık” hesabı bir sonuca ulaşılmayan, labirent gibi içine girince heyecanla sürüklendiğiniz fakat yolun sonunu göremediğiniz bir çizgi misalidir.
Hatta hakkında kitap bile yazılmıştır. Şebnem Topuz’un “Reklamın İyisi Kötüsü Olmaz (mı?)” kitabı
Peki sonuç? Yine aynı…
Birde biz ele alalım dedik konuyu!
Reklam, M.Ö. 3000’li yıllarda tüccarların, satış yapmak için dükkânlarının önlerine koydukları tabelaları, ilk reklam çalışmaları olarak bilinmektedir.
Her şey bir tabelayla başladı ama gelişerek renklenen görseli olan, elle bile dokunamadığımız dijital ortamların varlığı ile de şekillenerek daha farklı bir boyuta ulaştı.
Yoğunluk ve uygulama çeşitliliği artınca da hangisi iyi- kötü ayrımı başladı tabi. Reklam veren açısından baktığımızda, reklamın iyi olması için ona belirli bir satış sonucu ve itibarını olumlu etkileyecek bir gelişme olarak dönmesi dâhilinde o reklam İYİ reklam oluyor. Çünkü Kurumun asıl amaçları içersinde yer alan sonuçlar, gerçekleşerek kar ve imaj durumu arttırılmış olacağından sonuçta olumlu değerlendirilebilmektedir.
Peki ya reklamcılar? Onlar içinde reklam yaratıcı olan yani izlediklerinde, okuduklarında kısacası 5 duyularıyla algıladıklarında “vay be” dedirtecekleri reklam İYİ reklam oldu.
Tüketici açısından baktığımızda da onları eğlendirebilen, yalan söylemeyen, rahatsız etmeyen yani gürültü olarak algılatmayan reklam İYİ reklam oldu.
Tersi durumlarda KÖTÜ reklam…
Bence reklamın iyisi kötüsü vardır. Fakat bu iyi ile kötünün de oranlaması vardır. Yakın zamanda meydana gelen örneklerden birinin üzerinden gidebiliriz.
“İzmirli bir genç kız, eski erkek arkadaşının eşyalarını sanal alemde sattı. Kendisini en yakın kız arkadaşıyla aldatan arkadaşı için bir video filmi kaydeden Fulya isimli genç kızın intikam yöntemi pek çok kişiyi şok etti.
2 yıl beraber olduğu erkek arkadaşı Mert‘ten intikam almak isteyen Fulya, “Eski sevgilime kapak olsun” başlığıyla yayınladığı video filminde kendi sözleriyle ilginç olayı şöyle anlattı:
Genç kız bu videoyu Facebook‘daki kişisel sayfasından yayınlamakla kalmadı, eski erkek arkadaşının kendisine hediye ettiği ipek geceliği, Mert’in “çok özel” fotoğraflarının bulunduğu Sony 10.3 MP marka dijital fotoğraf makinasını ve tüm milli takıma imzalatılmış futbol topunu 1′er TL bedel ile açık attırmaya sundu.
Gittigidiyor adlı sitede “İntikam” kodu ile önceki gün açık arttırmaya çıkan 3 ürün 5 saat içinde satıldı.”
Artık reklam sadece medya satın almalarla gerçekleşmediği için bu örnekte de tanıtım ve ilgi için ayrı bir yol çizilmiştir. Medyada ve internette büyük ilgi gören video milyonlarca kişi tarafından izlendi. Doğal ev ortamında çekilen video o kadar gerçek gibiydi ki ulusal kanal ve gazetelerde konuya geniş yer verdiler.Böylece adını iyice akıllara sokan “gittigidiyor.com” tıklanma rekorları kırdı. Bu gizli haberle büyük başarı yakalayan adından söz ettiren site ya yalanı çıktı mı ne oldu? Tabi olaydan sonrasına ilişkin veri yok. Siteyi kullanan sayısı belli bir ölçütte artıysa bile bence yaptığı reklamdan dolayı ters etkide almıştır. Çünkü kandırılan bir siteye karşı güvende azalacaktır. Birde sanal ortamda alışveriş yapılan bir durumda oradaki ürünlerin açıklamalarının doğruluğuna ve ürünü temin edip edemeyeceğine ilişkin kesinlik durumu zayıflayacak, buda müşteriyi geriye itecektir. Güveni ve ilgisi düşecektir. Akılda yer etmesi açısından da etkili bir reklam çalışmasıdır.